22 Ağustos 2016 Pazartesi

Nolur be domates!




Nolur be domates yine kok. Kendin gibi kok yeter. Bana güneşi hatırlat. O güneş ki sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı yaktı ikimizi. 

Seni de beni de tatlandırdı. Ben kendiminkini değil de senin tadını bilirim. Senin kokunu... Senden tattım çünkü ben onu.

Nolur be domates yine kok. Bak şimdi 3. sınıftayım. Yeni mahalle. Yeni okul. Yeni arkadaşlar. Ara sıra evden beslenme almıyorum. O zaman 50 kuruş verip bakkaldan ekmek arası alıyorum. Sen ve senin üzerine bol tuz ve çıtır ekmek... Bazen bakkal "beni uğraştırma git kendin yap" der tezgahı bana verirdi. Hatırladın mı. Kıpkırmızı sen. Mis kokulu sen. Dilim dilim sen. En güzel doymak bu idi domates.  

Nolur be domates. Kırmızına kurban olayım. Eskisi gibi koksan yeter. Avucumdasın. Isırdım yüzüme gözüme bulaştın. Olsun be. Şu kırmızı tada bak.. ne kadar da tatlısın. Güneşli domates. Canım domates.

Peki ya şimdi? Evlendim. Yarı baba sayılırım. Evimin erkeğiyim. Her akşam benimle bir poşetin içinde mütemadiyen eve geliyorsun. Çok sık tüketiyoruz seni. Eşimde çok seviyor. Bir seni; bir de yanında beyaz peyniri.

Ama kokmuyorsun be domates. Seni de plastik ettiler. Kokunu bilmem nere sürdüler. Güneşin de yok. Üzülüyorum dostum. Lütfen be domates. Geri gel. Gerçi gitmeyi sen istemedin ki... Senin bir kabahatin yok. Nolur be domates bir kez olsun, sadece bir kez, yeniden doğmam için bir kez olsun şu adi zamanda kendin gibi kok.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Pokemon Go Nedir? Nasıl Oynanır?



Meğer yıllardır bunu bekliyormuşuz. Herhalde teknolojinin en büyük nimetlerinden birisi budur 90 nesli için. Pokemon Go çıktı. Oyunla yeni tanışanların kafasındaki sorulara yanıt olması için bu yazıyı yazmak istedim.

1. Nasıl pokemon yakalarım?

Pokemonlar yolda izde karşınıza çıkabilir. Karşı karşıya geldiğinizde üzerine poketopu atmak suretiyle yakalayabilirsiniz.

Dikkat edin CP'si yani COMBAT POWER'i yüksek olan pokemonları elinizden kaçırma ihtimaliniz var.

Ayrıca her attığınızda yakalayamayabilirsiniz. Poketoplarınız da sonsuz değil. Bitebiliyor.

2. Poketopları nerden bulabilirim?

Haritada işaretli POKESTOP alanlarına gidip oradan alabilirsiniz. Aynı zamanda bu alanlarda posion, revive ve yumurta itemlerinin de düşme ihtimali var. Onları toplayıp keyifle maceranıza devam edebilirsiniz.

3. Yumurta buldum napıcam?

yumurtaları size bedava verilen egg incubator kaplarının içine yerleştirip size belirtilen mesafeyi kat ederek pokemonunuzun çıkmasını sağlamalısınız. Mesela ben 2 Km yürüyerek Caterpie elde ettim. Şu an yeni yumurtam için 5 Km yürümem gerekiyor.

4. Posion, incense ve revive itemleri ne işe yarar?

Posion tamamen gücünü kaybeden pokemonunuzu iyileştirir. Pokestoplardan elde edebilirsiniz. Incense itemi oyunun başında 2 adet size veriliyor. Sorası paralı. Bu da yarım saat boyunca etkili ve etrafınızda pokemon çıkma ihtimalini arttırıyor.

5. Nasıl savaşırım?

Haritada bazı alanlar GYM olarak belirlenmiş. Buralara gitmeniz gerekiyor. Salon liderini yenerek burayı ele geçirebilirsiniz. Peki savaş esnasında napacaksınız? Ekrana sürekli tıklayın. Bu pokemonnuzun saldırmasını sağlar. sağa sola kaçarak da savunma yapmış oluyorsunuz.

Herkese iyi eğlenceler







31 Mart 2016 Perşembe

Sana Ne Lazım?



Avea, TTNet ve Türk Telekom birleşti. Açıkçası tek çatı altında toplandıklarında nasıl bir iletişim stratejijisi izleyecekler dedirtmeden de reklam yapmaya başladılar. Artık tek marka var. O da Türk Telekom. 

" Fiberliyoruz" ile giriş yaptılar. O TV reklamında tonlarca ünlü kullandılar celebrity gücünden yararlanmak adına. Harcadıkları bütçenin tam rakamını deliler gibi merak ediyorum.

Şimdi de Ronaldo'lu kampanyayla gündeme geldi Türk Telekom. Reklamın eleştirisini türlü şekillerde yapabiliriz. Lakin önce akıllara "lan acaba ne kadar harcadılar" sorusu geliyor. Etrafımdan duyduğum ilk söz: ya Ronaldo'yu oynatacağına o parayı alt yapıya yatır diyorlar. Herkes kaliteli hizmet almak istiyor zira. 

#sanahızmıyok Ronaldo? Var elbette ama Türk Telekom kullanıcısına da kaliteli hizmet lazım.



Bu iletişim stratejisinde uyguladığı titizliği ve harcadığı masrafı hizmetine yansıtan bir Türk Telekom karlı çıkar. Yaptığı iletişimden de girdiği birleşmeden de... Çok uzatmadan izleyelim: 


30 Mart 2016 Çarşamba

Bitti Demeden Bitmez



Kim rica etti kendisinden bilmiyorum, sevenleri çoktur eyvallah ama neden Serdar Ortaç milli takıma şarkı yaptı? Kim istedi ondan yapmasını? Ya da o  yapıp ardından bakın ben böyle bir şey yaptım mı dedi? 

Ben Tarkan'ın 2002'de yaptığı şarkıyı tercih ederim. Nasıl ki 10. yıl marşından sonra adam akıllı marş çıkmadı. Her yerde hala bu kullanılıyor milli gururlanışlar adına... Tarkan'ın yaptığından sonra da adam akıllı milli takım marşı çıkmadı. 
Bence biz hep o şarkıyı kullanalım. Çok güzel bir motto olan: " Bitti demeden bitmez" anlayışından yola çıkılarak bir beste yapılmış. Ama ben bu şarkıyla sevinmek, galibiyet kutlamak istemem. Siz ne dersiniz?

Neden beğenmedim?

1. Marş havası hiç yok.
2. İş olsun diye yazılmış sözler var.
3. Futbol jargonuna ve tribün hissiyatına yakın değil
4. Serdar Ortaç'ın sesi ve yorumu konuyla bağdaşmıyor.
5. Beste: klişe "Serdar Ortaç besteleri algoritması" ile aynı. Otomatik yazılmış gibi. Tek tip.

Sizi bilmem ama bence daha iyisi yapılabilirdi. Bu iş için Athena'ya başvurulabilirdi. Ya da ne bileyim. Bazı şeyleri aşmamız lazım. Otomatiklikten kaçınıp özgün olmak lazım. Otomatik sanatçılardan uzak durmak gerek böyle işlerde. 

Haydi Türkiye!



Snapchat'te Serbest Çağrışımlar

Mantığını anlamam ve kabullenmem çok uzun sürdü. Yalnız Snapchat'e girişim muhteşem oldu. Hiç bir kaygı gütmeden istediğimi yapabiliyorum. Tabi mecradaki malzemeler ölçüsünde. Şimdi size neler yaptığımı göstermek istiyorum. Snapchat'te ben: @kadir_oksuz

Bu Tarz Benim Parodisi- Bu hayalete bayılıyorum. Onu birçok yerde kullanıyorum.

Lahmacun Ustası- Gerçek fotoğraflar üzerine bu tip çizimler yapmayı seviyorum.

Patrona kızdıydım. Mesaj zaten açık.

Arog göndermesi

Düşlerimdeki meslek - Elimde cetvel vardı ordan yürüdüm.

Bir Bu tarz benim göndermesi daha

Lacoste'nin logosunun kibirli hali

 

Deyim ve atasözlerini görselleştirirken

Kabadayılığa giri KAB101

Şuan pek şirin değiller

Serbest çağrıştı ben de tamamladım

İşte hendek işte deve. Ya aşarsın ya güdersin

Mesleki serbest çağrışım

Şirin baba imam nikahı kıyıyor.

Diriliş Ertuğrul Parodisi- Üstat Petruçyo'nun habercisi

Imm Gülben Ergen, pek sevmem

Düşlerimdeki meslek- Yine cetvelden yola çıktım. Buralara vardım

Bir serbest çağrışım daha

Serbest çağrışım vol:1232141243657

Hangimiz yapmıyor bunu

Öğle yemeğim. Solucan yakaladıydım

Bob Ross'a selam olsun

Arog. Cuğara. 

Napiyim dayanamadım

Bu hangi atasözü?

Emojilerle yeni  bi şeyler anlatmaca

Ellerimlen çizdim. Kızgın bülbül

Serbest çalışma

Rıdvan Dilmen'e gönderme

Geldi gene benimki

Şimdi Kubat söylüyor

Ama benenah

 

Sen hangisiydin?
 

Prenses Songül



Köyde ya da eski tarz bir mahallede yaşayanlar anlatacağım konuya otomatikmen haizler. Hani mahallenin delileri olur. Saf insanlardır bunlar. Sırf şaka için kızdırılırlar; tiki varsa tikiyle oyananır vs gibi türlü sululuklar yapılır. İnsanlar uğraşır da durur onlarla. Kendilerine has gizemli bir dünyaları, saflıkları ve tutkuları vardır bu güzel insanların. Bir şeye sarılır sürekli o işi yaparlar ekseri. Bu insanların özgüvenleriyle ilgili sorunları yoktur. Ama etrafındakilerin insanlıklarıyla ilgili problemleri vardır orası ayrı.

Günümüz medyası eline birtakım saflar/deliler geçirip aynı pervasızlığı sergileyip bişeyler elde ediyolar. O büyülü kelimeyi burada anmama ne hacet?

Hikayesini tam bilmiyorum ama Songül bunlardan birtanesi. Yukardaki kategoriye girip girmediğinden emin ediğilim ama o muameleyle kendisine yaklaşıldığından eminim. Keza ona Prenses Songül diyorlar geleneksel ve sosyal medyada.

Songül, katıldığı evlilik programında  şarkılar söylüyor. Bunu iyi yaptığına inanıyor. Lakin kötü olduğunu kabul etmiyor. İş arkadaşları ona harika olduğunu söylüyormuş. Malesef etrafındakiler onunla eğleniyor. Başkalarının  eğlenmesi için de çanak tutuyor. Meğer kadıncağız şarkı söylemeyi çok seviyor. Böylelikle hastalığını yenmiş. Kıyıda kenarda azcık parası varmış. Müziğe yatırım yapmak istiyormuş. Parasını yemek isteyen bir iki edebsiz çıkmış "sana albüm yaparım" vaatleri vermiş ona. Ulan dünya bu kadar adi mi? Napıcaksın sen o kadının parasını? Songül'ün parasını yemek isteyen adam kadar program yapımcısı, program sunucusu, yayınlanan kanal ve onunla dalga geçen kimler varsa suçludur. 

Bir sanata tutunmak güzeldir. Sanat yaraları sarar. Eğer Songül Ajdar gibi bir ego ya da bir "vaka" değil de gerçekten saf ise onunla dalga geçmek bize vebaldir.

29 Mart 2016 Salı

Kalben Bir Tavsiye



Yeni bir şeyler keşfedeyim derken Youtube'da Sofar etkinliklerini izlerken denk geldiğim bir sanatçı Kalben. ( o gün ne kutlu bir günmüş meğer)


Kalben kendi deyimiyle "Kalbence" müzik yapıyor. Çok duru. Çok sade. Çok öz. O hikayelerini gitarla anlatıyor bizlere. Lakin öyle karmaşık gitar çalmaca yok. Her şey sade ve net onun müziğinde. 

Güzel vocal-güzel söyleyiş. Güzel enstrüman çalış. Hava atmadan hem de. Bağırıp çağırmadan da şarkı söylenebileceğini gösterir şekilde. Derin sözler. Az lafla çok işler. Bunlar Kalben'in tanımlamaya çalıştığım bir kaç özelliği. 

Şu karmaşıklıklarla dolu kısacık ömrümüzde Kalben, müzikte boşluklardan yararlanmış. Ne de güzel yapmış. Zira sanatta boşluk kafayı rahatlatır. 

Şarkılarındaki anlatımları önce belirli bir ritimle başlatıp sonra farklı bir ritimle bambaşka yerlere taşırken sizi histen hise yolculuğa çıkarıyor. 

Albümündeki tüm şarkılar özgün. 1 tane de cover var. O da arabesk bir şarkı. Iyyy arabesk der gibi misiniz? Demeyiniz. Dinliyosunuz zira. Siz küçümseyenler en çok da siz içten içe ne de seversiniz. Evet Kalben "Haydi Söyle" isimli İbrahim Tatlıses şarkısını çok güzel yorumlamış. Dinleyince kendi kanaatinizi oluşturursunuz. Benden tavsiyesi. 

Albümdeki sözlere ve bestelere dikkat. Eğer hala dinlemediyseniz öyle tek seferde anlayıp geçmeyin. Bir çikolatayı damağınızda ezer ve tadını zerre zerre hisseder gibi dinleyin Kalben'i.


Bu favorilerimde birisi "sadece"




Kalben'den ilhamla ben de yorumladım: 


Bir Dizi Tavsiye



Leyla İle Mecnun, Kardeş Payı, İşler Güçler, Ben De Özledim gibi dizileri görmekle şereflendi ekranlarımız. Bunlar televizyonlarımızda gördüğümüz absürd dizilerdi. Şuan hala ilk olma ünvanını taşıyorlar başarılı geçmişlerinde. 

Jenerasyon itibariyle kendisine yetişemediğim bir dizi var. Kıyıda köşede kalmış ve muhtemelen değeri bilinmemiş veya bilinmek istenmemiş ya da bilinememiş bir absürd dizi örneği daha var ki eğer adını ilk kez duyuyorsanız ona daha önce rastlamadığınıza tıpkı benim gibi hayıflanacaksınız.

 Onun adı: Varsayalım İsmail.


Bence ülkemizdeki ilk absürd dizi örneğidir. Hatta İşler Güçler dizisine bu karakter konuk da olmuştur. Buyrun linki: https://www.youtube.com/watch?v=DLroRpkU1ng

Karakteri Ferhan Şensoy canlandırıyor. Günümüze sadece 13 bölümü kalmış. TRT'nin 2. kanalı kurulma aşamasında test yayınındayken burada yayınlanmış. 1986 yapımı. Efsane oyuncular var. Derya Baykal, Baykal Kent, Zuhal Olcay, Bülent Kayabaş, Erol Günaydın gibi efsaneler Ferhan Şensoya eşlik ediyor. Bölümler ortalama 10-15 dk. Çok akıcı. Ferhan Şensoy'un usta kalemine saygı duruşunda bulunmadan geçemiyorsunuz. Olaylarda hayalle gerçek iç içe. Ama varın hikayeyi siz kendiniz keşfedin. En başta da dediğim gibi bence Varsayalım İsmail bir ilktir.

Size diziyi izleyebileceğiniz bir link vereyim: https://www.youtube.com/watch?v=B5F1NJjvUQo&list=RDB5F1NJjvUQo#t=0

Düğünde Roket Atmak Da Nedir?

 


Selamun Aleyküm şu paylaştığım videodaki tanımsızlar. Selam üzerinize olsun ki belki bu iyi niyetli dilekten kalplerinize birazcık iyilik sızar. 
 
Selamun kavlen sevgili bu yazıyı okuyanlar. Dehşetler içindeyim. Nasıl da olmayayım? Bir haber başlığı: Magandalar düğünde roket attı! Üstelik; "kız tarafı roket atarken damat tarafı da makineli tüfeklerle roketi havada vurmaya çalıştı lakin isabet kaydedemedi" şeklinde de devam ediyor canına yandığımın haberi. 

Ya hu eskiden ödümüz koparak izlerdik düğünde silah atılması haberlerini. Şimdi roket atıyolar. Roket! RO- KET!. Nerden aldınız roketi Allah aşkına bi söyleyin. Biz de alalım. Size karşı silahlanmamız lazım zira.

Şımarıklar. 
Edebsizler. 
Teröristler. 
Ve bilimum küfürler. 
Sırayla hem de.

Ha düğünde yaralanan olmamış. Keşke olsaydı diyeceğim de... Keşke şu mal zihniyetiniz o attığınız roketle silinse yer yüzünden diyeceğim de... Neyse. 

Adamlar su gibi mühimmat harcamış. Mühimmat. Burası mühim-bak. Düğün nedir? Ne için yapılır? Buralara hiç girmeyeceğim.

Savaş Tanrısı filmini izleyenler bilirler şu lafı:

"Şu anda dünyada 550 milyon ateşli silah dolaşımda. Bu dünyadaki 12 kişiden 1'nin silah taşıdığı anlamına gelir. Asıl soru şu: geri kalan 11 kişiye nasıl silah satacağız? "


Siz burdan itibaren yazıyı okumayı bırakabilirsiniz. Ben aşağıda kendi kendime serbest çağrışımlarda bulunacağım.

* Damadın eniştesinden 3 şerit mermiiiiii. (çalsın zurnalar) ve takdim edilir düğün hediyesi. tartartartartatatararararararararara. garrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr.

* Gelinin dayıoğlundan 5 pare top atışı. Gümbav X 5


Bir dehşete kapıldım ve paylaşmak istedim. Lakin. Kime Diyorum Ben?






22 Mart 2016 Salı

Sosyal Dutluklar




Köyümüzün yeşil dağlarında, dedemin mezarı başında, etrafın güzelliğini seyrederken amcamla... Aramızda şöyle bir diyalog geçti:
- Yav nasıl oluy amca? Şimdi habu gada yer ilk, "benim" diyenın mi oldi?
- Hee ne sandın? Sonradan devlet tapu vermiş bulara. Bak mesela ha orasi Emin emicanun, haburasi Mustafa emicanun. Bunlar dedeğun gardaşlari. Olara dedelerinden galmiş. Faik dede en beyukleri. Vaktinde geldi buralara, sora galdi burda. Devlet için hayvan bakti. Devlet arazi verdi oğa bu iş için. O zamanlar nüfus seyrek buralukta. Birileri bir yerlere yerleşmiş. Sora bu "bir yerler" yerleşenın oldi. Sonra? E sorasi malum da oğlum. Şimdi olardan bize. Bizden kim bilur kime?

Size "sosyal medya şöyle gelişti; böyle coştu son yıllarda" gibi zırvalar etmeyeceğim. Zira siz bunları zaten biliyorsunuz. Ama bu gelişkinlikte bazı ilkellikler mevcut hala.

Yukarda anlattığım mevzudaki gibi bu sosyal mecralar hala boş sayılır. Birileri de buralara çeşitli içerikler üreterek fenomen oluyorlar. Olsunlar lafım yok. Ama özgün içerik pek az. Sırf içerik azlığından ötürü bazı mallıklara katlanmak zorunda bile kalıyoruz. Emin olun daha iyisi olsa bunlara gülmeyiz. Bu tespitlerin birçoğunu beğenmeyiz. Bu işi çok iyi yapanları ayrı tutuyorum. Ama aynı imkanlar herkesin elinde mevcut ve "ulan ben de fenomen olucam yea banane" diyenlerin sayısı da hayli fazla. Napsınlar? Herkes çok hevesli.  Bu şekilde yola çıkıp da becerebilenler yok mu? Var! Ama takipçileri kuru kalabalıktan ibaret. Onlar da arada kaynıyor ve fenomen olabiliyor. Takipçilerini sayıdan ibaret görüyorlar ve aldıkları reklam paralarıyla da yollarını buluyorlar. 


Marifet ortam boşken gelip tahta kurulmak değil. Asıl şimdi gelin ve çok özgün içerikler sunarak internette fenomen olun da biz de takip edelim. Bir Barış Özcan olun mesela. Ya da geçmişten beslenin. Kültürden beslenin. Burada azcık sanat yapın biz de takip edelim. Bence siz mevzuyu anladınız. Bu sosyal alanlar hali hazırda hala dutluk bence. Hala buralar boş ve birileri bu boşluğun nimeti olarak buralara yerleşmiş. Keyfini sürüyor. Paydaşlar arttıkça keyif azalacak. Kalite de düşecek. Yetenek; rekabet halindeyken taklitlerden sıyrılmak, taklit olmamak ve farklı olanı, hatta görülmemiş olanı, ortalıkta olmayanı bulup çıkarmak ve sunmaktadır.

Af edersin osuruğunu çekip Vine fenomeni olacaksanız olmayınız efendim. Aykut Elmas ve arkadaşlarını, Şahangiller'i, Barış Öcan'ı, Barbaros Dikmen'i, Nalet Bebe'yi, Lele Pons'u, Manon Mathews'i, Bilal Hancı'yı, Ahmet Elbistanlı'yı ve daha buraya yazamadığım birçok fenomeni takip edin. İlham alın. Ama taklitleri olmayın.


Biz Ne Zaman Hapsolduk?


Akşam ezanı okunurken içimizi kaplayan telaşlar vardı biz çocukken. Güzel şeylerin bitebileceğini o zamanlar öğrenmeye başladık. Oyunlara dalıp yaşadığımız dünyalar bu ezan vakitlerine göre kurulur kaldırılırdı. İstediğimizi aramayı, aramaktan vazgeçmemeyi saklambaç oynarken öğrendik. Düşünce tekrar ayağa kalkmayı, aldığımız yaralara aldırmadan hedefimize ulaşmak için durmadan koşmayı futbol oynarken öğrendik.
Birlik olup bir şeyler yapmayı ve paylaşmayı herkesin 25 kuruş katarak aldığımız topların rengarenk desenlerinden okuduk belki. Aşkımız için değişmeyi kızlarla ip atlarken öğrendik. Toprağın kötü bir şey olmadığını, topraktan dünyalar yaratıldığını -yüzümüzü çamura bularken kirli ellerimizle- yaptığımız heykellerden öğrendik. Bakkal amcaların merhametli olduğu zamanlardı o zamanlar. Paramız yetmese de onlar tamamlardı üstünü. Şimdilerde AVM'lerde hayallerine ulaşmanın bedeli de paran kadar. 
Biz çocuk gibi çocuklardık. Oynarken aslında hep yaşardık. Yaşam hareket etmek değil midir? Şimdi neden hayatsız kaldık? Neden çocuklar sokağa çıkmıyor? Çıkamıyor? Çıkartılmıyor? Neden sınırlar var çocukların önünde? Büyüdüklerinde ne üretecekler günümüz çocukları? Yeni sınırlar mı? Oysa biz gecenin karanlığında ateş böceklerinin peşine koşarken kaybolduğumuzda yıkardık sınırları. Şimdilerde dünya tuşlardan ibaret. Hiç bir şey veremez gerçekten kaleye topu yuvarlamanın tadını. Biz yalandan ateş etsek de hayali silahlarımızla ''dıkşın dıkşın'' diye kimsenin eti kanamazdı. Peki şimdi neden kanla büyüyor çocuklar sanal alemde. 
Biz ne zaman hapsolduk? Kendi isteğimizle, kendi ellerimizle girdik kafese. Oysa hayat sokaklarda. Oysa hayat gerçekten deneyerek öğrenmekte. Biz ne zaman hapsolduk? Kimse özgür olmayı istememekte. Soruyorum: Biz ne zaman hapsolduk? Ne zaman uyanacağız bu gafletten ve sokakları dolduracak çocuk sesleri. Ne zaman yetişecek sınırları aşan insanlar?

Baloncuklu Hikaye





Soluğu bakkalda aldı. Dolapta üçüncü rafta bulunan gazoza uzandı. Minicik elleriyle sıkı aralıklarla dizilmiş gazozlardan bir tanesini seçti. Gazozu alırken yandaki diğer gazoz şişelerine çarptırdı onu. Şıngırtt! Dolaptan çıkar çıkmaz gazoz şişesi terledi. Ufak çocuğun elleri serinledi. Bakkal amcanın önüne koydu gazozu. Fiyatı 50 kuruştu. Minicik elleriyle bozuk parayı bakkalın masasına bıraktı. Tıkırtt! ‘’ Açayım mı evlat’’ dedi bakkal amca. “Aç tabii ki” dedi. Gülümsemeyi ihmal etmedi. Bakkal amca açacağı cam şişenin tepesine yerleştirdi. Ve mutluluk beyaz dumanlar saçarak açıldı. Tısstt! Büyük bir hayranlıkla şişenin uç kısmına tırmanan baloncukları seyretti. Masadan gazozu kaptığı gibi dikiverdi. Bir yudum, bir yudum ve bir yudum daha... Ink, ınk, ınk! Ahhhh! “ Ha bakkal amca! Kapağı bana verir misin?” dedi. Bakkal amca “tabii ki evlat, işte al bakalım” dedi. Gülümsemeyi ihmal etmedi. Yolda giderken gazozundan yudumlar almayı ihmal etmedi. Bu arada kapak cebindeydi.
            Koşarak mahalleye geldi. Son bir yudum gazozu kalmıştı. İçti. Baloncuklar ağzında patlıyordu. Tek tek hepsini saymak istedi. Belki de gökyüzündeki yıldızlardan daha çoktu bunlar. Ya da yazın ailesiyle gittiği plajın kumsalındaki kumlardan daha çok... Kim bilir belki de  yeryüzündeki bütün ağaçların yapraklarından daha çoktu bu baloncuklar. Ya da ekmek kırıntısı yedirdiği karıncaların hepsinden daha çok... Çoktu işte. Saymaya gerek yoktu. Saymayı sevmezdi. Gözlerini kapadığında derinden hissetmeyi severdi. Bunu bir de çikolatasını damağına bastırıp emerken yapardı. Gözlerini kapadığındaki bu karanlıkta sonsuzluk başlardı. Son yudum da bitti. Gaaaaagggghh! Çocuktu. Ama annesi olsa bunu sesli yaptığı için ona kızardı.
            Cebinden kapağı çıkardı. Mahallede oynadığı yerlerden birinde düz bir zemin buldu. Bir de güzel yukarlak bir taş. Taş avucunun içini dolduruyordu. Kapağı düz zemine koydu. Taşala kenarlarına vurdu. Kapak artık dümdüzdü. Bir de tam ortasına iki tane delik açtı. Bunu yapmak zor olmadı. Bir çivi ile kolayca delik açmayı biliyordu. Taşla kapağa bir daha vurdu.Tak, tak, tak! Kapak düm düz oldu. İpe ihtiyacı vardı. Annesinden istemeliydi. Ama diğer çocuklar gibi mahalleyi dolduran bir sesle “aneeeaaaa” diye bağırmazdı. Zili çaldı. Cik, cik, cik! Annesi istediği ipi balkondan sepetle sarkıttı. 4.katta oturuyorlardı. İpi de aldı. Kapağa açtığı iki deliğin arasında geçirdi. Düğümledi. Kapağı ipin üzerinde ortaladı. İki parmağını ipin boşluklarından geçirdi ve kendine doğru kapağı döndürmeye başladı. En son ip burgulu bir hal aldı. Şimdi döndürmeye hazırdı. İki parmağı; biri sağda biri solda... İpi çekti. Oyuncağı hazırdı. Kapak döndü. Fıııırrr, fıııırrr, fııırrr...

Ve mutluluk